|
Bu son olaydan sonra canım çok yandı. İncindim. Murat Kapkıner üstad, elbette sadece bana batırmıyor çuvaldızı ama önce benim sırtıma basarak başlıyor kılıcını sağa-sola sallamaya. Bir diğer ustamız Metin Önal Mengüşoğlu`nun `Kralın soytarısı vezirin karşısında` başlıklı yazısındaki bütün tespitlere aynen katılarak ve fakat birçok yerine çekince de koyarak, Kapkıner`i ben de az-çok tanıdığımı belirtmek istiyorum.
Sevgili okuyucu, bu notlar bir dert beyanı değil, sadece küçük bir hal tercemesidir. Aynı dili konuştuğuna, aynı Allah`ın huzuruna durduğuna, aynı ahlakla donandığına, aynı meseleler yüzünden kalp ağrısı çektiğine inandığı dostları tarafından sürekli hedef tahtası haline getirilmiş ve hatta hançerin önüne itilmiş `biri`nin ilk ve son seslenişidir.
Çok önemli uyarı: Ben bir şair değilim! Ve bu satırların hiçbirinde poetik ve felsefik yaklaşım ve yorumlarda bulunmayacağıma dair söz veririm:
1. 16 Temmuz 2005 tarihinde Suçıktı (Dursunbey/Balıkesir)`da 12.`sü düzenlenen şiir akşamına davet edildim. Bana hiçbir faydası olmayan hatta zamanımdan çalan bu şiir gecesine yapılan daveti, sadece uzun süredir görmediğim dostları görebilmek niyetiyle kabul ettim ve hatta ertesi gün şehir dışına çıkacağım için programı erken terkettim. Şiir şöleninin içeriği, nasıl yapıldığı, bu geceden sonra nelerin konuşulacağını az-çok tahmin etmeme rağmen diğer dostlarla (daveti kabul ettiğini belirttiği halde katılmayanlar dışında) birlikte yola koyuldum.
2. Ankara`dan, Elazığ`dan, İzmir`den vb. gelen dostları görünce, `Allah`tan bu şiir geceleri yapılıyor` diye geçirdim içimden. (Bu sözün ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için Yeni Şafak Gazetesi`nin 23 Temmuz 2005 tarihli nüshasının kültür-sanat sayfasındaki görüşümü okuyabilir.)
3. Ardından kucaklaşma... Halleşme... Sitem... İsmen birbirini tanıdıkları halde hiç görüşmemiş olanların tanışması... Pilav... Sohbet... Yemek... Şiir... Programın bu bölümünde olup-bitenler (Mesela, yanına üç-beş şiir meraklısı kız takıp şehir dışından gelen üstadların davranışları, özel arabasına doldurduğu fanatikleri ile boy göstermek için Suçıktı`ya `çıkanların` kendi dışındakileri böcek gibi görmeleri, sadece kendini şair görerek diğerlerini tu-kaka ilan edenlerin hezeyanları...) okurun umurunda olmadığı için hiç söz etmiyorum bile.
4. Şiir gecesi başladı. Konser, protokol konuşmaları... Programın bu bölümüyle (diğer şölen veya gecelerde düzenlenen aynı içerikli açılışlarla da) ilgili olarak söylenen, yazılan, çizilen şeylere aynen katılıyorum.
5. Sonra bir açıklama: `Kültür ve Turizm Bakanımız yolda. Geldiği zaman dahil olacak vs.)` Ardından bir boşluk. Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu`nun konseri. Bakan`ın teşrifi ve konuşması. Programın gecikmeli olarak yeniden başlaması.
6. İşte düğüm: Bu sırada `ustamız` Murat Kapkıner, Nevzat Akyar, M. Şah Erincik, Fadime Özkan, Mustafa Uçurum, A.Vahap Dağkılıç dostlarla aynı masanın etrafında toplanmış sohbet ediyoruz. Kapkıner, fıkralar anlatıyor. Gülüyoruz. Şairlere ayrılan bölümü eleştiriyoruz. Gecenin bu şekilde bölünmesinden doyduğumuz şikayeti dillendiriyoruz. Kapkıner bir ara, `Hep böyle oluyor. Birazdan sıra bana geliyor. Çıkıp bu rezaleti eleştireceğim` diyor. Hak veriyoruz çünkü hepimiz sıkıntılıyız. Gecenin ortası yaklaşmış ve insanlar da usanmış. Ayıp olmasın diye dinliyor görünüyorlar. Diyoruz ki, `O zaman hep birlikte hareket edelim ve şiir okumayalım` diyoruz. Mesele, Murat Kapkıner`in Dursunbey Belediye Başkanı M. Ruhi Yılmaz`ın davetiyle masadan kalkmasıyla sonlanıyor. Biraz sonra bulunduğumuz yerin biraz dışında Kapkıner ve Yılmaz, birbirlerinin koluna girmiş halde konuşuyorlar. Başkan, ustamıza bir şeyler veriyor. Biraz sonra ayrılıyorlar. Kapkıner, yerine dönüyor. Yüzünde bir gülümseme. `Bu gece telif alan tek şair benim. Sıram gelse de şiirimi okuyup gitsem. Tren kaçmaz inşaallah. Ne dersiniz, yanımda şiir de getirmedim. Ezberimde olan birini hemen okuyup izin isteyip gideyim. Ne dersek diyelim, bu işler düzelmez` diyor. Onaylıyoruz. `Sen bilirsin abi` diyoruz. `En iyisi bu belki de... Konuşsak ne olacak. Bu geceler olduğu sürece bu sorunlar hep olacak.` Rahatlıyor. Konuşma yapmaktan vazgeçiyor. Çünkü hiçbir şaire ödenmemesine rağmen ona `telif` ödenmişti, yani çocuğuna kola, çikolata ve oyuncak alacak parayı almıştı.
7. Sıra kendisine geldiğinde kürsüye çıktı. Benim de çok sevdiğim şiirlerinden birini ezberden ve çok güzel bir yorumla okudu. Sonra küçük bir konuşma yapacağını söyledi. İyi başladı fakat birden sinirlendi ve bugün benim de bu yazıyı yazmama –ne yazık ki- neden olan şeyleri söyledi. Alkışlandı. Yuhlandı. Yerine geldi. Bir belediye yetkilisi bizim yanımıza gelerek üzerine yürüdü: `Şiirinizi okuyup gidin...` gibi şeyler söyledi. Hakaret etti. Adamı uzaklaştırdık. Araya girip yatıştırdık. Başka tartışmalar da oldu ama hepimiz onun yanındaydık. Bir tek benim tek başıma kahramanlık yapmam sonucu değiştirmezdi çünkü kimse bize destek vermiyordu. Sonra şair dostumuz Mehmet Aycı`ya, `Beni gönderin` dedi. Aycı da onu alıp, trene yetiştireceğini söyleyip götürdü.
8. Ve 21 Temmuz 2005... Milli Gazete`nin bu sayfasında Murat Kapkıner imzasıyla çıkan, `Son küstahlığım olsun` başlıklı yazıda, kendisini `dolmuşa bindirenlerin başında` benim geldiğimi yazıyor. İnsaf be usta! Sen konuştun, biz destekledik; sonra vazgeçtin, yine destekledik. İstedik ki, hiçbirimiz bu durumu umursamayalım, tavrımızı hep birlikte gösterelim ama kimsenin gıkı çıkmadı, sen sadece bu fakiri suçladın; yazık!..
9. Ben şiir gecelerine sadece bir şair olarak davet edildim ve öyle katıldım. Görev yaptığım gazetede `elimden geldiğince` bu geceler hakkında görüşlerimi kaleme aldım ama çoluğumun-çocuğumun rızkını temin ettiğim gazetede sadece habercilik yapmaya çalıştım; çünkü benden hep böyle bir gazetecilik yapmam istendi. Kaldı ki, sözü edilen şiir gecesinin yapıldığı günlerde yıllık izinde idim ve gazetede haberin nasıl kullanıldığını kontrol etme imkanım da yoktu.
10. Birçok şiir gecesinde aynı kürsüleri paylaştığımız arkadaşlarımızın telifleri ya da yollukları ceplerine indirdikten sonra sus-pus olduklarını bizzat gördüm. Ben hiç olmazsa ortadaki sıkıntıları gazetedeki köşemde dile getirmeye çalıştım. Hatta bu yüzden üyesi bulunduğum Türkiye Yazarlar Birliği ile kanlı-bıçaklı oldum da kimsenin kılı dahi kıpırdamadı.
11. Eğer kahramanlık yapsaydım en alasını yapardım çünkü birçok `şair` dostumun elinde bulunmayan imkanlara sahiptim ama hep geride durdum ve sadece `adam` olmaya, elimden geldiğinde şiir söylemeye çalıştım. Ustalarıma saygı göstermeye, insani zaaflarını şairliklerinden sonra görmeye, ahlaki duruşlarının kendi sorunları olduğunu kabul etmeye gayret gösterdim; dahası, haddimi bildim. Kulaklarımla duyduğum birçok kötü sözü yuttum ve imkanım olmasına rağmen kamuoyuyla paylaşmadım –ki onları çok seven insanlar nezdinde puan kaybetmelerine gönlüm razı olmadı. Eleştirilerine katıldım. Üzüntülerini paylaştım. Sevinçlerine, onlar hakkında yazı yazarak, kitaplarını tanıtarak, röportajlar yaparak, yayın kurulunda olduğum dergilerde şiir ve yazılarına yer vererek ortak olmaya çalıştım.
12. Bu son olaydan sonra canım çok yandı. İncindim. Murat Kapkıner üstad, elbette sadece bana batırmıyor çuvaldızı ama önce benim sırtıma basarak başlıyor kılıcını sağa-sola sallamaya. Bir diğer ustamız Metin Önal Mengüşoğlu`nun `Kralın soytarısı vezirin karşısında` (Milli Gazete, Vakit, 25 Temmuz 2005) başlıklı yazısındaki bütün tespitlere aynen katılarak ve fakat birçok yerine çekince de koyarak, Kapkıner`i ben de az-çok tanıdığımı belirtmek istiyorum.
13. Kapkıner`in, `Ama ertesi günkü gazetelerde yalnız Özcan Ünlü, Bakan`la boyun boyunaydı` ifadesi karşısında küçük dilimi yuttuğumu da belirtmek istiyorum. Önce şunun çok iyi bilinmesini istiyorum. Fırsatları imkana dönüştürecek bir makamda olduğum doğrudur fakat bugüne kadar böyle yanlış ve adice bir ilişki içinde olmadığımı beni tanıyanlar iyi bilir. Eğer böyle olsaydı, Kapkıner`in ismini verdiği –ki onların hiçbiri umurumda da değil- birçok adem (şair diyemiyorum çünkü) gibi ceylan derisi koltukta oturur, kendi küçük dünyamdakilerden başka hiç kimseyi tanımazdım. Kaldı ki, o gece Bakan Bey`in boynuna sarılmış görünen şahıs ben değil, bir başka gazeteci-şair dostumuzdu; ama önemli değil. Usulen çektirilen bir hatıra fotoğrafında bakanın önünde çömelmiş poz vermek eğer Bakan`la boyun boyunaydı biçiminde anlaşılacaksa, bana bu eleştiriyi getirenlerin geçmiş dönemlerine iyi bakmalarını öneririm. (Burada, başta M. Kapkıner olmak üzere, herkesten özür diliyorum. Toplu fotoğraf çekileceği sırada, `Kusura bakmayın, ben bu oyunda yokum` diyerek mızıkçılık yapmalıydım, aklıma gelmedi.)
14. Sadece telif ücretiyle kıt-kanaat geçinen şair ve yazar dostlardan bile öncelenerek kendisine `özel` durumu sebebiyle Kapkıner`e telif/yolluk ödenmesini yadırgamıyorum; aksine bunun bir hak olduğunu düşünüyorum ve herkese adil muamele edilmesi gerektiğini üzerine basa basa söylüyorum. Bu tür organizasyon gerçekleştirenlerin bu işi yeniden ve farklı bir şekilde değerlendirmesini diliyorum.
15. Çok uzattım sevgili okuyucu; gerçekten özür diliyorum. Fakat bilmeni istediğim tek bir şey var: Ben, Murat Kapkıner`i çok sevdim, çok seviyorum; hatta yazısını içim burkularak yeniden yeniden okudum. Ama öfkelenmeden önce bütün konuştuklarını, yapıp-ettiklerini bir kez daha gözden geçirse... Onu çok seviyorum ama kırgınım. Keşke, bu şiir geceleri hiç olmasaydı ve şairler sadece şiirlerini söyleseler ve birbirlerini şiirle sevmiş olsalardı. Ve keşke, bazı insanlar birbirlerini sadece uzaktan sevseydi...
16. Son söz: Şair olmak önemli değil; hatta –bazen- şiirin canı cehenneme! Önemli olan dostluklar ve sergilediğimiz insanlık. Çünkü, `neylersin ölüm var...
ÖZCAN ÜNLÜ
|